BİR YOLDA ÜÇ FARKLI YOLCU

 

Üç yakın arkadaş; Mehmet, Oğuzhan ve Oktay. Her biri, hayata farklı bir pencereden bakan ayrılmaz üçlü… Yıllardır her türlü zorlukta birbirlerinin yanında olmuş; lise yıllarından beri ayrılmamışlar. O gün ise yeni bir maceraya atılacaklardı. Mehmet'in nişanı için yola çıkıyorlardı.

Mehmet; sessiz ve yavaş biriydi. Uykuya olan düşkünlüğü ayrı bir konuydu. Hayatında çoğu zaman ayağına takılıyordu bu düşkünlüğü. Lisede sabah derslerine uyanamayıp geç kalırdı. O yüzden devamsızlıktan okulda kalıyordu ki başarılı öğrenci olmasından yırtmıştı. Öylelikle bitirmişti liseyi ama üniversitede de devam etti bu durum. Sınavlara geç kalmalar; özürlerle sınıfa girmeye çalışmalar.  Bitti mi? Hayır. İş hayatında da idareden bu sebeple çok ikaz aldı. Ama iş hayatındaki başarısı azımsanmayacak kadar iyi olunca riske atamıyorlardı onu işten çıkartmayı. Eli biraz yavaş; toplantılarda uzun uzadıya konuşmaz ama işinin hakkını verir. Koca fabrikada makinelerin dilinden anlayan bir o var.

Oğuzhan; Mehmet’in zıttına kıpır kıpır yerinde duramayan biriydi. Arkadaşları arasında kendine “Fırtına” derler. Onun için hız her şeydi. Araba sürerken, konuşurken, hatta hayatı yaşarken... “Ne diyorsun? az yavaş konuş; anlaşılmıyor. “Her şey hızlıca akıp geçmeli; yavaşlık ona göre değil. Aklınıza ne geliyorsa her detayda hızı var. Çevresindekiler yüreği ağzında gezer olmuştu onun hızından. Aman düşmesin, aman kaza yapmasın… Bu kadar hız olunca en absürt kazalar, en olmayacak sakarlıklar onun başına geliyordu. Çocukken değirmen taşına çarptığı alnındaki iz, kapıya tırmanırken kırıp yamuk kaynayan burnu, okul gezisinde trafik kazası geçirip vücuduna aldığı hasarlar sadece bazılarıydı. Hepsinin izini taşıyordu üzerinde. Ama yavaşlamak ne mümkün. Bir de rengarenk giyinmesinden çok eleştiri alıyordu. Hem renkli hem hızlı biriydi. “Hiç yaşının adamı değilsin. Çizgi film karakteri gibisin oğlum.” Derlerdi ona.

Oktay ise ne Oğuzhan kadar hızlı ne de Mehmet kadar ağırdı. Onun ne uykuya düşkünlüğü ne de renklere düşkünlüğü vardı. Onu bıraksanız saatlerce konuşur, şarkılar mırıldanır… Arkadaşları sık sık, “Kapama düğmen var mı?” diye takılır. O da farkında çok konuştuğunun ama konuşmadan nasıl olurdu ki! anlam veremiyor. Hele Mehmet; “Dili şişmiyor mu acaba?” Küçükken çok duymuştu “Ne çene var sende; bir yorulmadın…” onlara kızıp bu sefer kendi kendine oyun kurar, hayali karakterlerle konuşurdu… Onu susturmayan tek kişi lisedeki müzik hocası olmuştu. “Sende iyi bir kulak var. Müzikle olan bağını koparma.” Demişti de o günden beri çalmadığı enstrüman kalmamıştı. Her ortamda da aranır kendisi; gelse de muhabbetiyle canlandırsa, biraz da bir şeyler çalsa istenirdi.

Mehmet, nişan töreni için hazırlanırken arkadaşları, ona eşlik etmek ve bu özel günde yanında olmak için her şeyi planlamışlardı. Oğuzhan araba kiralama işini hallederken; Oktay yolculuk boyunca keyfi artıracak tüm detaylarla ilgilenmişti. Son hazırlıklar tamamlanmış, sabahın erken saatinde yola çıkmaya hazırdı.

“Yarın erkenden yola çıkıyoruz. Geç kalıp da beni İstanbul trafiğine sokmayın. Saat altıda kapısının önünde olmayanı beklemem, giderim,” dedi.  Oğuzhan; her zamanki hızlı ve kararlı tavrıyla.

Oktay hemen bir ses kaydı gönderdi; şaka dolu bir tonla.

 “Anlaştık, fırtına şoför!”

Mehmet ise her zamanki gibi kısa ve netti:

“Tmm.”

Sabah geldiğinde Oğuzhan tam saatinde Oktay’ın evinin önüne geldi. Oktay bir elinde ses bombası bir elinde gitarı; bekliyordu.  Gitarını arabaya koymaya çalışırken Oğuzhan homurdandı:

“Ne! Gitar ne oğlum? Nişan merasiminde mi çalacaksın?”
Oktay, keyifli bir gülüşle, “Yolda giderken size eşsiz resitalimden seçkiler sunacağım... Hazır olun çok eğleneceğiz.” diye yanıtladı.

Oğuzhan hızlıca itiraz etti: “Alamayız onu arabaya. Mehmet’in eşyaları da olacak; yer kalmaz.”

“Ben kucağıma alırım.”

“Anlaşıldı; bitmeyecek bu yolculuk…”

Mehmet’in evine geldiklerinde kapıyı çalan Oğuzhan sabırsızlıkla beklemeye başladı. Mehmet cevap vermiyor, telefonunu da açmıyordu. Birkaç dakika sonra nihayet kapı açıldığında Mehmet yarı uykulu haldeydi. Yumuşak yastığının bıraktığı izler hâlâ yanağındaydı. Oğuzhan, biraz alaycı biraz sitem dolu bir sesle;

 “Geç kaldık be damat bey, hala uyuyor musun?” dedi.

Neyse yarım saat rötarlı olsa da yola çıkabileceklerdi. Mehmet’in hediyelerini, eşyalarını da yerleştirdiler. Sıra geldi torbalar dolusu abur cubur, yiyecek ve içeceği yerleştirmeye…

“Abi, niye bu kadar aldın? Kim yiyecek hepsini? Alt tarafı bir yolculuk… zannedersin ki karantinaya giriyoruz bu kadar erzakla.” Dedi Oktay.

“Olsun; yeriz yolda. En sevdiklerimizden ikişer paket aldım. Hatta manzarası güzel bir yerde mola verirsek süper olur.” diye içine içine yanıtladı Mehmet.

“İyi de manzara seyredilmek için; yemek eşlikçisi değil ki!” diye çıkıştı Oğuzhan.

Mehmet’in bitmeyen atıştırmalıkları ve küçük küçük uyku kaçamakları… Oğuzhan’ın her manzarada fotoğraf çektirmek için yarım saatte bir verdiği molalar… Oktay’ın bitmeyen anıları, müzik listesi… Derken yolculukları bitiverdi.

Üç arkadaş ama hayata bambaşka pencerelerden bakıyorlar adeta. Zaman zaman bu farklılık onları zorlasa da biliyorlar ki bu farklılıklarla birbirlerinin hayatına keyif ve fayda katabiliyorlar. Biliyorlar ki birbirlerini değiştirmek; ilişkilerini güçlendirmeyecek. Şunu da biliyorlar ki ne kadar birbirlerinin iyi olduğu alanı modelleyebilirlerse o kadar kazançlı çıkacaklar bu arkadaşlıktan.

Hayatı algılarken ve aktarırken birbirimizden farklıyız.  Bu farklılıklar, bir avantaj ya da dezavantaj olarak değerlendirilmemeli. Asıl mesele, bu farklılıkları kabul etmek; bizden farklı olanlarla yaşayabilmek. Çünkü bizden farklı olanlarla bir arada olmak; kendimizde göremediğimiz kör noktalara ayna tutuyor. Ayrıca “Biz gibi olmayanlar”; kendi çıkıntılarımızı törpülememize katkı sağlarken bir taraftan da hayatımıza keyif katıyor. Bu da hayat yolculuğumuzu dününden daha iyi hale getiriyor. Önemli olan, farklılıkların sunduğu güzellikleri görebilmek ve onlardan bir şeyler öğrenebilmektir.

İnsanın meyli kendine benzeyeni yakınında tutmak; kendine benzemeyenleri de uzaklaştırmak… Halbuki insan; kendinden farklı zihin yapılarıyla yaşayabildiğinde gelişebiliyor. Bu bazen hayat arkadaşı olabilir, bazen iş arkadaşı olabilir, bazen derdini sırrını paylaşmak istediği dostu olabilir…. Kendi seçimlerimizle hayatımıza kattıklarımızla veya hayatın bize sunduklarıyla nasıl bir performans ortaya koyabiliyoruz? İşte insandan asıl beklenen de bu! 


Deneyimsel Tasarım Öğretisi, gerçeklikle beslenen bir strateji ilmidir.

Deneyimsel Tasarım Öğretisi; insanın gerçek amacını amaç edinmiştir…

Kim Kimdir ile başlayan, İlişkilerde Ustalık ve Başarı Psikolojisi ile devam eden programları; insanların kendi dünlerine göre daha mutlu ve daha başarılı olmalarına katkı sağlar.

"İnsanoğlu, yeryüzünde var olduğundan beri, 

En büyük dostu ve düşmanı hiç değişmedi. 

Aynadaki kişi...

Tek başına neler yapabileceğini keşfet!" 

Yahya Hamurcu

Yorumlar

  1. Çok güzel yazı

    YanıtlaSil
  2. Farklılıkları böyle keyifli okumak çok güzel. Kaleminize sağlık 🍉

    YanıtlaSil
  3. Okurken kardeşlerimle yolculuk öncesi yaşadıklarımız gözümde canlandı :) keyifle okudum. Karşıdakinin farklı olduğunu baştan kabullendikten sonrasını o kadarda takmıyor insan.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder